Dijital Deniz

Aradan 170 sene geçmiş ama altına hücumun stratejik iş modeli değişmemiş: İlk kazananlar altın arayıcılarına malzeme satanlardır!

Konu yeni ya da dijital dünyaya özgü değil. Sadece bir başka kötü alışkanlığın (daha) dijital dünyaya taşınması. Soru şu: Toplam zamanın ne kadarı orijinal bir içeriğin ortaya çıkarılmasına, ne kadarı onun tanıtımının-reklamının vb. yapılmasına harcanıyor? Ya da harcanmalı? Harcanan zamanın bu kırılımı başka bir açıdan daha fikir verecektir: Sürecin hangi kısmından yer almak daha avantajlıdır?

Bu köşede yayınlanan makaleler yayın tarihinden belli bir süre sonra internet üzerinden de erişime açılıyor. O kapsamda sosyal medya sitelerinden de duyuruluyor. Örneğin Facebook’ta Dijital Kültür diye bir sayfa var. Yeni bir makale web sitesine eklendikten sonra bu Facebook sayfasından duyurma zamanı geldiğinde giriş işlemi yapmak için sitenin sunduğu sayfada içerik ekleme tuşunu bulmak giderek imkansızlaşıyor. Koca sayfanın her yeri ya Facebook ya da söz konusu sayfa ile ilgili reklam vermeye-reklam yapmaya yönelik içerikle dolup taşıyor. Arada bir yerde duran kimsesiz beyaz buton tespit edilebilirse eh ancak o zaman yeni bir içerik girilebiliyor!

Toplam resim içinde bu tuşun yerinin güdüklüğü basit bir kullanıcı-arayüz etkileşim problemi değil. Daha derin anlamı var bu dağılımın. Orijinal içeriği üretmek (yukarıdaki örnekte bir Facebook sayfasına yeni bir şey eklemek) onu allayıp-pullamak, onun reklamını yapmak vb gibi “ikincil” süreçlerin yanında değerini yitirmeye-itibarsızlaşmaya başlıyor.

Adı konmamış bu “görev dağılımı” materyalize edilirse şu soru nasıl cevaplanırdı? Orijinal içeriğin üreticisi-yaratıcısı mı olmak istersin? Yoksa onun lansmanını-reklamını-tanıtımını yapan süreçte bir rol sahibi olmak mı? Dijital dünya, kitleleri ikinciyi seçmeye zorluyor! Bırak içeriği öteki işleri yapacak becerisi olmayanlar üretsin!

Girişte altı çizildiği üzere bu dijital dünyaya özgü bir şey değil. Sadece fiziksel dünyada yaşarken de benzer bir durum söz konusuydu. Bazı örnekleri anımsayalım: Bir CD’nin ya da bir kitabın satış fiyatının yüzde kaçı o müziği besteleyen-söyleyen ya da o kitabı yazan kişinin cebine gidiyordu? Bu oran tipik olarak azami yüzde on-onbeş düzeyinde olurdu. Peki tüketicinin cebinden çıkan paranın geriye kalan yüzde 85-90’lık kısmı? Eh o da eseri tüketiciye ulaştıran “aracıların” cebine!

Fiziksel dünyada aracıların değerinin bu denli büyük olması anlamlı gelebilir. Eserin elle tutulur hale gelmesi için malzeme kullanacak, onu CD’ye veya kağıda basacak, depolayacak, dağıtacak, stoğunda tutacak vs. Dijital dünya klasik aracıları ortadan kaldırdıkça yeni yeni aracılar peydahlanıyor! Her içeriğin de Facebook gibi bir sosyal medya sitesinden tanıtılması gerekmiyor. Ama milyarlarca kişi orada! Peki o milyarlarca kişinin aynı çatı altında (Facebook, sosyal medya ya da genel olarak internet) yer alması ne anlama geliyor?

Bir grup problem çözülüyor (potansiyel alıcı kümesinde milyarlarca kişi), yeni problem grubu ortaya çıkıyor (benzerleri içinden o içerik nasıl dikkat çekecek?). Yeni arabulucular işte burada devreye giriyor ve dijital denize düşen orijinal içerik sahiplerinin kendilerine (başkalarına değil) sarılmasını talep ediyor! Aradan 170 sene geçmiş ama altına hücumun stratejik iş modeli değişmemiş: İlk kazananlar altın arayıcılarına malzeme satanlardır!

Herkese Bilim Teknoloji Dergisi; “Dijital Kültür” Köşesi (Sayı 245 04.12.2020)