Küçük Canlar Ölüyor
Dikkat çekenler galip, dikkati çekilenler mağdur ya da kullanılmış!
Birisi çıkıp “Zamanında televizyon yayınlarının Türkiye’ye gelmesini beş sene geciktirmiştim” dese tepkiniz ne olurdu? Az bile yapmışsın mı derdiniz, iyi b.k yedin mi? Bu cümleyi zamanında Yalçın Küçük’ün söylediği rivayet edilir. 1960’lı yıllarda Devlet Planlama Teşkilatı’nda yönetici olarak çalışan, geçtiğimiz günlerde vefat eden Yalçın Küçük. En iyi ihtimalle doğru soruna yanlış teşhis. Kamuoyunu yönlendirme potansiyeline sahip hiçbir medya aracı bugüne dek ıskalanmadı; cilalandı, dolaşıma çıkarıldı. Dün gazete, radyo, televizyon (ana akım medya). Bugün internet, sosyal medya (yeni medya).
Ama yeni medyacılar, ana akımcılardan daha dürüst çıktı. Tuzları kuruduktan sonra bile olsa, günah çıkarmayı bildiler. Like tuşunu icat eden, sosyal medyayı devasa bir reklam geliri üreten sağmal ineğe çevirmeyi akıl eden, YouTube’daki “bunu izlediysen bunu da seveceksin” algoritmasını geliştirenler, önlerine konan kameranın karşısına geçip “iyi bir şey yapmadık” demekten de çocuklarının eline akıllı telefon ya da tablet vermediklerini itiraf etmekten de kaçınmadılar. Bu itiraflar, teknolojinin kendisini değil, onun hangi teşviklerle çalıştığını gözler önüne seriyor: Dikkat ekonomisi! Basit tanımıyla, insanın sınırlı dikkatini ölçen, yönlendiren ve paraya çeviren bir sistem. (Yakın gelecekte günah çıkaranlar ordusuna yapay zekacılar da katılırsa şaşmamalı).
Bir medya aracını topyekun yasaklamak son tahlilde bireyin de toplumun da ilerlemesini engellemekten öte bir işe yaramaz. Özellikle de sınırların ortadan kalkıp “global köy” haline gelen günümüz dünyasında. Ancak bu, medya üretiminde ve kullanımında hiçbir ölçü tanımamak anlamına da gelmez. Sorumluluk var, sağduyu var. Bağıra bağıra duyuralım bu dünyada benden-bizden başka “öteki” de var! Benim gibi-bizim gibi olmayanlar da var! Bireysel ya da toplumsal yaşamın bir ölçüsü olduğu gibi, medya kullanımının da bir ayarı olmalı. Fakat iş ayar vermeye gelince sorun da baş gösteriyor: Ölçüyü kim belirleyecek? Devlet mi, piyasa mı, platform mu, yoksa bireyin kendisi mi?
Avustralya’nın (çeşitli engelleme girişimlerine rağmen) sosyal medya erişimine yaş sınırı getirmesi bir domino etkisi yarattı. Pek çok Avrupa ülkesi (Türkiye dahil) benzer yasalar için hazırlık yapıyor(*). Zararın neresinden dönülürse kâr. Şu artık net: Erken yaşta sosyal medyaya maruz kalmak bireyin gelişimini olumsuz etkiliyor. Geçtiğimiz günlerde ABD’de bir mahkeme popüler sosyal medya sitelerini bir kullanıcısına milyonlarca dolar tazminat ödemeye mahkum etti!
Nedeni araçta aramak ile yapıda aramak aynı şey değil. Sorun araçta değil, araçların üzerinde çalıştığı teşvik mimarisinde. Daha fazla etkileşim, daha fazla süre, daha fazla veri… Bu üçlü, platformların görünmez anayasası haline geldiğinde, içerik doğal olarak uçlara savruluyor. Aşırılık dikkat çekiyor, dikkat çekenler kazanıyor. Dikkati çekilenlerse ya mağdur oluyor ya da kullanılmış!
Yasaklar semptomu bastırabilir ama nedeni ortadan kaldırmaz. Tersine, daha derin bir soruyu görünmez kılabilir: Dijital toplumda birey, kendi dikkatinin sahibi midir, yoksa onun kiracısı mı? Belki de asıl odaklanılması gereken husus medya aracının bireyi ve toplumu nasıl yoğurup şekillendirdiği, onu ne yöne doğru savurduğu. Dün ses etmesin diye televizyonun önüne oturtulan çocuklar, bugün ses etmesin diye çocuklarının eline tablet veriyor! Beş dakikalık huzurun bedelini küçük canlar ödüyor!
(*) İlgili yasa 1 Mayıs 2026’da Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir
Herkese Bilim Teknoloji Dergisi; “Dijital Kültür” Köşesi (Sayı 518 24.04.2026)

